ŞÜKRÜ GÜÇEL

 

   Gadıların Şükrü…Tevellüt 1336 (1920)…Kafakağıdına göre Doksan yaşında, kendi deyişine göre Doksan beş yaşında…Gençlik yıllarında demircilik yaptı. Çiftçiliğin yanı sıra, gölcülük de yaptı.

   Şükrü Güçel; uzun boylu, sakallarının her tarafı beyazlaşmış, başından hacı takkasını hiç çıkarmayan muhterem birisi…Konuşurken sakin, usul, ve efendi konuşur. Güleryüzlü bir insandır. Torunu, her gün öğleden sonra kahveye getirir; akşamleyin götürür. Maşallah çok sağlıklı ve dinçtir. “Hastalık geçirdin mi?” diye sorulduğunda, “Anam beni doğurunca sarlık olmuşum.” der. 1994 yılında Hacc vazifesini de yerine getirmiştir.

   HAYATINIZI ANLATIR MISINIZ?

   1920 yılında Bolvadin’in Mescit Mahallesi’inde dünyaya gelmişim. Dedem kadıymış. Lakabımız oradan geliyor. Dedemin adı Osman; babamın adı da Osman…Amelelik yapardı. Bir evin bir oğluyum. Başka kardeşim yok. Ben küçük yaşta iken annem doğumda vefat etti. Öksüz kaldım. Annem Karacaörenli idi. Karacaören’e gittiğimiz zaman dedem: “Torunum gelmiş, hoş gelmiş!” der, hemen koyun keserdi. Başka çocuğu olmadığı için, anam beni çok severdi. Babam, anamın ölümünden sonra dört kere daha dini nikahlı evlendi fakat, gelen bırakıp gitti. Eve gelip üveyi analarımı göremeyince babama: “Anam nerede?” dediğimde: “Oğlum, anan hava almaya gitti.” derdi. Yokluktan herhalde, gelen de durmazdı.

   OKULA GİTTİNİZ Mİ?

   İlkokula imkansızlıklar dolayısıyla gidemedim. Mahallemizden çok kişi de okula hiç gitmedi. Gidenler de yarıda bıraktılar. Hiç olmazsa eski yazıyı öğreneyim, diye Ağılönü’ndeki Bülbül Hoca’ya Kur’an öğrenmeye gittim. Evinin bir odasında 8-10 çocuğu okuturken polisler bastı. Dövdüler ve hocayı götürdüler. Daha sonra Yunuszade rahmetlik, onu serbest bıraktırdı. Sonra bizi bir daha da okutmadı. Bu yüzden bunu da öğrenemedim. Büyüyünce, göle giderken, Macuroğlu Hasan Hüseyin ve Sarı Süleyman, diye adamlar vardı. Onların yanında abdesti namazı iyice öğrendim; o zamandan beri de namazımı hiç bırakmadım. Cami din görevlileri, “hak”ınan görev yaparlardı. Ben çocukken bizim mahallenin hocasının aylığını Gazoğlu ve mahallenin variyetli olan kişileri verirlerdi. Tahminim 1950’den sonra din görevlilerine maaş verildi. 1941 Yılında minarelerden Arapça olarak ezan okunması yasaklandı, okuyana üç ay hapis cezası verileceği belirtildi. Minareye çıkan hoca: “Tanrı Uludur!” diye okurdu. 1950’de tekrar Arapça okunmaya başlandı.

   ÇIRAKLIK YAPTINIZ MI?

   Babam amele olduğu için bir sanatı yoktu. Önce Erkmenli Hüseyin’in yanına hizmetkâr durdum. Taş toplamaya giderdik. Kaldıramadığım taşları da kaldırmamı isterdi. Aç kaldığım zamanlar da oldu. Üveyi analar da aynı ederdi. O gün için terzilik, demircilik, kunduracılık iyi mesleklerdi. Babam beni Zafer Caddesi’ndeki Topçuoğlu’nun Seydi’nin demirci dükkanına çırak olarak verdi. Sabahleyin erkenden dükkanı açar, ocağı yakardım. Pulluk, saban demiri, orak, bıçak, tırpan yapardı. O zaman Bolvadin’in köyleri çok olduğu için işler de çok olurdu. Bolvadin pazarı günü çok iş yapardık. Ustam da beni severdi. Askerlik vaktim gelinceye kadar demircide çalıştım.

   ASKERLİĞİ NEREDE YAPTINIZ?

   Askerliğimi Manisa’da 36 ay yaptım. Sanatımın olması işime yaradı. Orada da demircilik yaptım. Alay komutanı ihlaslı bir adamdı, beni severdi. Namazını da evde saklı kılardı. Askere gittiğimin 17. ayındaydım. Hiç izne gitmemiştim. Bir gece rüya gördüm. Hocalardan da, yattıktan hemen sonra görülen rüyanın ‘Şeytanî’; sabaha doğru görülen rüyaların ise ‘Rahmâni’ olduğunu duymuştum. Ben de rüyayı sabaha doğru gördüm.

   Rüyamda babam, bizim evdeki yanan ocağın başına oturmuş, bana: “Çabuk gel oğlum!” diye birkaç sefer söyledi. Korkuyla uyandım. Daha gün ağarmamıştı. Sabahın olmasını bekledim. İçim içimi yiyordu, aklım fikrim babamdaydı. Anamı kaybettim, babam da ölürse diye korkuyordum. Alay komutanı sabah içtimasını aldıktan sonra, odasına gittim; gördüğüm rüyayı anlattım: “Doğrudur oğlum! Sana 1 ay izin, hemen git!” dedi.

   Hemen tren istasyonuna gidip trene bindim; Çay İstasyonu’nda indiğimde hava kararıyordu. Kış günü idi. Yerde de diz boyu kar vardı. Araba bulamadığım için benle birlikte birkaç kişi, karları tepe tepe yürüyerek, karanlıkta Bolvadin’e geldik. Hemen evimize koşarak gittim. İçeri girdiğimde, evimizin ortasındaki direkte takılı olan gaz lambasının zayıf ışığı, babamın yüzüne vurmuştu. O zamanlar soba bilmediğimiz için, ocağın içindeki yanan odun hem içeriyi ısıtıyor; hem de saycak üzerindeki rengi siyahlaşmış çaydanlığı kaynatıyordu.

   Babamı, aynı rüyamda gördüğüm şekil ocağın başında, bürünüp otururken buldum. Beni görünce gözlerinin içi parladı: “Geleceğini biliyordum oğlum!” dedi; kalkıp kucaklamak istedi fakat buna gücü yetmedi. Ben ona sarıldım; beraber ağlaştık. Hatırını sordum: “İyi değilim oğlum, sırtım çatlıyor.” dedi. Hemen kalkıp sırtını ovdum; biraz rahatladı. Sonra, ben de ocağın öbür tarafına oturdum; biraz muhabbet ettik. Bana: “Yoldan geldin, yorgunsun hadi yatalım.” dedi. Onun döşeğini ocağın öbür tarafına; benimkini de bu tarafına ettim ve gaz lambasını söndürüp yattık.

   GECE UYUYABİLDİN Mİ?

   Yorgunluktan bayılıp gitmişim. Sabah ezanlarıyla kalktım; abdestimi alıp namazımı kıldım. Babam hasta olduğu için namaza kalkamadı. Gün ışıyınca hemen bir çorba yaptım, o zamanlar sabahları hep çorba içerdik. Babamı uyandırdım, titrek bir sesle: “Namaza kalkamadım oğlum.” dedi. Çorbayı fazla içemedi. Cebimde param yoktu. Tırnağın varsa, kafanı kaşırsın. Tırnağın yoksa ne yapacaksın? Çalışmak gerek… Askerlik bitinceye kadar ihtiyacım olan harçlığımı biriktirmem gerek… Babama: “Baba ben çalışmaya gidiyorum, istediğin bir şey var mı?” dedim. Mahzun mahzun yüzüme baktı: “Yok oğlum sağol, hakkını helal et!” dedi. Bir daha kucaklaşıp ağlaştık ve ben evden ayrıldım.

   Araba imalatçısı Dede’nin dükkanına gittim, çalışmak istediğimi söyledim. O da memnuniyetle kabul etti ve önündeki pulluğu tamir etmemi söyledi. Aradan iki saat geçmişti. Komşumuzun telâşeli bir şekilde bana doğru geldiğini gördüm: “Baban öldü, başın sağolsun!” deyince inanamadım, dünyam başıma yıkıldı. “Ömür defterime bir göz attım,/ Dertlerim içinde sıralı çıktı.” Babamı defnettikten sonra iznim boyunca çalıştım ve birliğime döndüm. Ceket eski, kolu kısa; dert tükenmez yaza yaza…

   NE ZAMAN EVLENDİNİZ?

   Askerden geldikten sonra gölcülüğe başladım. Sonra Tahtalı Camii’nin karşısına bir arkadaşla ortak demirci dükkanı açtık. Amacım biraz para biriktirip düğün yapmaktı. Gece-gündüz çalıştım biraz para biriktirdim. Allah razı olsun, Zengindölü ve Kocahasan’ın Kâmil öncülük ettiler, komşu kızını istediler. Kızın babası: “Efendi oğlan, ocak kapısı açacağım, evleri kilitli kaldı.” dedi ve kızı verdi. Bir yüzük, bir yarımlık küpe taktık. Babası: “Yeter, çalışır kazanır, sonra alır.” dedi. Bana öncülük eden bu kişiler, Allah’ın takdiri, düğünden önce öldüler. Abdıların Kasap Topal Osman bana yardım edeceğini söyledi ve koyunları kesti. Güzel bir düğün edip rahmetli eşimle 65 sene mutlu bir hayat sürdük. Eşim devamlı hasır dokurdu. Üç oğlan, ikisi kız; beş evladımız oldu. Osman berberdi, emekli oldu. Hasan kahvecilik yapıyor. Muammer ise belediyede memur olarak çalışıyor.

   ESKİ ZAMANDA DİNİ YAŞANTI NASILDI?

   Eskiden insanlar birbirine karşı samimi idi ama, yeterli dini bilgiler bu güne göre çok zayıftı. İnsanlar devamlı rızık peşinde idiler. Hiç durmadan özünsüz çalışan bir kişi, ancak karnını doyurabiliyordu. Okuma oranı çok düşüktü. Kulaktan dolma laflarla dini ibadet yapılıyordu. Okulların çoğalması, gazetelerin çoğalması, radyo, televizyon; insanların dini yönden gelişmesini sağladı. Benim gençliğimde âlim olarak Yunuszade Çarşı Camii’nde vaaz ederdi. Yörükzade’de Alaca’da imamdı. Arada, Bediüzzaman Said-i Nursi, Bolvadin’den otomobiliyle geçerdi. Bir seferinde ben de rastlamıştım. Siyah bir otomobille Çay tarafından gelip, Alaca’nın önünde durdu. Yanında şoförü, arkada da iki kişi oturuyordu. Önce kafasını bana doğru çevirdi. Gözgöze geldik; sonra kafasını öbür tarafa çevirdi. Yanına biraz daha yaklaşarak: “Hatalı bir şey mi yaptım?” dedim. Elini kaldırdı ve biraz gülümseyerek: “Yoo!” dedi.

   ÖLÜMLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİNİZ NELERDİR?

   Her şeyden önce imanı sağlam tutmak gerekir. Sonra, altına-üstüne para koydun mu tamam…Rahat bir şekilde ömrünün sonunu beklersin. Öbür dünyada hesap ağır…Yaptığımız günahlar için devamlı tövbe istiğfar etmemiz gerekir. Herkese iyi davranmamız; helalinden yememiz gerekir. Kötülüğün temeli olmaz. Saçak salar da kökü kurumaz. Senin yaptığın bir hatayı senden sonra gelecek nesil de çeker. Allah çok yatırıp kapılara baktırmasın. Doğru yaşayacaksın; doğru yiyeceksin; doğru öleceksin.