CEYLAN ATA

   Hacıcafarlar’ın Bakkal Ceylan...Yetmiş yedi yaşında... Altmış yıldır toptan ve parakende olarak bakkallık yapıyor. Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri’ni görmüş ve hizmetinde bulunmuş kişi... Elinden Kur'an'ı, dilinden zikri hiç bırakmayan Allah dostu...

   Ceylan Ata; orta boylu, yuvarlak tombul yüzlü, biraz kilolu, siyah gür kaşlarının yanı sıra, beyazlaşmış kısa saç ve sakalıyla, Anadolu insanının görüntüsünü yansıtır. Yazın takke, kışın yün bere başından hiç eksik olmaz. İyi niyetlidir. Yüzünden tebessümü eksik tutmaz. Kibar konuşması ve davranışlarıyla dikkat çeker. Çalışmayı çok sever. İki dünya için de çalışır. Ağılönüne giden Söğütlü Yolu’ndaki oğlunun çalıştırdığı bakkal dükkanına erkenden gelir; ikindiden sonra gider. Aynı zamanda cami vakıf yöneticisidir.

   HAYATINIZI ANLATIR MISINIZ?

   1938 yılında Bolvadin'in Yenice Mahallesi'nde dünyaya gelmişim. Babamın adı İsmail. Bakkallık yapardı. Dedem Abdil ise, pekmez çıkarırmış. Toplam beş kardeşiz. Büyükleri benim. Benim küçüğüm olan İbrahim ve Ekrem, züccaciye işi ile uğraştılar. Ekrem aynı işe devam ediyor. En küçük kardeşimiz Sait ise, emekli lise öğretmeni. Bir de kız kardeşimiz var.

   HANGİ OKULU OKUDUNUZ?  NE ZAMAN ÇALIŞMAYA BAŞLADINIZ?

   İlkokula Bahçe İlkokulun’nda başladım. 3. Sınıftan itibaren İnönü İlkokulunda okudum. Babam iki atlı arabayla; Emirdağ, Çifteler, Han, Kadıkuyusu çevrelerini dolanır, bakkaliye eşyası satardı. Arabayla dolaşması zor olduğundan 1946 yılında Emirdağı’nda dükkan açtı. Evimizi oraya taşımadı. Aile olarak Bolvadin’de oturuyorduk. Babam hafta sonları buraya gelirdi. Emirdağının ticari hayatı Bolvadin’in elinde idi. İlkokulu bitirince babamla birlikte çalışmaya başladık. Uzun Çarşı’da dükkanımız vardı. Dükkan büyük ve arkalı önlü caddelere bakardı. Parakende satışın yanı sıra, daha çok toptancı dükkanı idi. İşlerimiz çok iyiydi.

   1955 yılında ben on yedi yaşındaydım. Emirdağı’nın kendi sahasında Bolvadinspor ile Emirdağspor arasında maç oynanırken kavga çıktı. Bolvadin’den gelen taraftarlar da vardı. Kavga sonucu pek çok yaralananlar oldu. Emirdağlılar bunu kan davasına çevirdi. Emirdağı’nın girişindeki köprünün iki yanına sıralanıp Bolvadin tarafından gelen otobüsleri durdurup; içinde Bolvadinli arıyorlardı. Bu olaydan sonra uzun süre Bolvadinli esnaflar Emirdağı’na pazara gidemedi. Bir hafta sonra da büyük bir yangın çıktı, dükkanımız yandı. Birşey kurtaramadık. Olaydan bir hafta öncesinden içimizde bir sıkıntı vardı.

   Dükkan yandıktan sonra Bolvadin’e taşındık. Çarşı meydanındaki yıkılan adada Taktağın Nuri’nin çıktığı yeri kiralayıp dükkanımızı açtık. Babam dükkanda dururken ben de köylere gidip; zerdali kurusu, badem, çekirdek toplayıp geliyordum. Askerlik vaktim gelince askere gittim. İzmir Şirinyer’de Nato Üssü’nde iki yıl askerliğimi yaptım.

   ASKERDEN GELİNCE NE YAPTINIZ?

   Askerden gelince dükkanımızdaki işlerimize devam ettim. Evlendim, altı tane çocuğum var. iki oğlan; dört kız… Büyük oğlum Bayram, din görevlisi. Küçük oğlum Hasan ise, baba mesleğini devam ettiriyor.

   “HACICAFARLAR” LAKABI NEREDEN GELİYOR?

   Bu lakap, üç-dört kuşak geriye gidiyor. Dedemin adı Abdil, onun babasının adı Cafer. Hacı’ya gidince “Hacı Cafer” diyorlar. Zamanla bu halk ağzında değişime uğruyor; “Hacıcafar” oluyor. Sonra bu isimle anılmaya başladık.

   BEDİUZZAMAN SAİD-İ NURSİ’Yİ NE ZAMAN ZİYARET ETTİNİZ?

   Bediüzzaman hazretleri Emirdağı’na 1944 yılında sürgün olarak gelmiş. Burada uzun süre kaldıktan sonra, Isparta’ya gitti. Uzun Çarşı’da bulunan dükkanımızın karşısında evi vardı. 13 yaşlarında onunla tanıştım. Aradabir evine ziyarete giderdim. Evi, devamlı sivil polisler tarafından gözetim altında tutuluyordu. Sadece cuma günleri cuma namazı için Çarşı Camii’ne gidebiliyordu. Caminin üst katında namazını kılardı. Gelen ziyaretçisi çoktu. Bolvadin’den bilhassa bayanlar çok gelirdi. Annem orada olduğu zaman bize gelirler, onları ağırlardık. Üstadın hizmetine Emirdağlı talebelerinden, Ceylan Çalışkan, Mahmut Çalışkan, Bayram Yüksel, Mustafa Acet bakardı. Yanından hiç ayrılmazlardı. Bazen faytona biner, Emirdağı’nın girişinde bulunan “Adaçalı” denilen mesire yerine gider, risalelerini (Kur’an tefsiri yazıları) orada yazardı. Talebeleri yanından hiç ayrılmazdı. İsmi Said iken, ilminden dolayı bediuzzaman (Zamanın alimi, üstünü) lakabı sevenleri tarafından verildi.

   TANIŞMANIZ NASIL OLDU?

   Üstatla ailecek tanışırdık. Talebelerinden Mustafa Sungur ve Hüsrev Altınbaşak benden büyüktü . Onların vasıtasıyla tanıştım ve elini öptüm. Arasıra evine gider, risale yazardım. Yazımın altına Üstat da şu şekilde not düşerdi: “Ya Erhamerrahimin. İsmi Âzam hürmetine, bu nüshayı yazan küçük Ceylan’ı, Cennet’ü’l Firdevs’te daim kıl.”

   Bizim dükkan yanmadan once Üstat, şehrin ileri gelenlerini bir hafta önce uyardı. “Şehirde bir tehlike görüyorum, dikkatli olun.” diye. Bir hafta sonra bizim dükkan yandı, maliye binası da hasar gördü. Üstat: “Sizin dükkanın yanması büyük bir felaketi önlemiş oldu. Yoksa benim oturduğum ev dahil, iki taraflı sebze haline kadar yanmış olacaktı. Bu size sadaka yerine geçmiş oldu. Mal-mülk hepsi Allah’ındır.” dedi. Bizim depoda bulunan Üstad’a ait, şeker çuvallarına sakladığımız üç çuval risale de yandı. Dükkanımızın yanmasından daha çok, risalelerin yanması acımızı kat kat artırdı. Üstat aradabir Isparta’ya giderdi. 1952 yılında 14 yaşlarındayken, ona olan sevgimizden dolayı Haleplinin Ali (Ekim) ile birlikta Isparta’ya ziyaretine gittik. Bizi misafir ettiler. Bana, Emirdağlı talebesi Mehmet Çalışkan’a vermem için ilaç verdi. Ben de götürüp teslim ettim. 1960 yılında ben askerdeyken vefat etti, çok üzüldüm.

   ESKİ BOLVADİN’LE BUGÜNÜ KARŞILAŞTIR MISINIZ?

   Eski Bolvadin göç alan bir bölgeydi . Malesef şimdi göç eden bir bölge haline geldi. Zamanında yapılmayan yatırımlar sonucu bu hale geldik. Günübirlik yaşadık, ileriyi göremedik. Eskiden esnaf çeşidimiz çoktu. Dışarıya helva, tahin, pekmez, çarık, yemeni, gömlek gönderilirdi. Bunun yanısıra yokluk da vardı. Her şey sınırlıydı. Yiyecekleri çuvalla, paketle alamazdık. Küçük paket çayı dörde böler; şekeri külahla satardık. Ama insanlar mutluydu. Şimdi toplumda karamsarlık hakim. Kimse gelirine göre hareket etmiyor. Kredi kartlarının şuursuzca kullanımı, pek çok aileyi zor durumda bırakıyor.

   İHSANİYE CAMİİ’NİN VAKFI’NI SİZ Mİ YÖNETİYORSUNUZ?

   1954 yılında, dedem Hasan ATA bu vakfı kuruyor. Kurarken beş tane tarla veriyor ve hakime: “Benden sonra vereselerim hiçbir şekilde bu tarlalardan hak talebinde bulunamaz. İlelebet gayem İhsaniye Camii’nin masraflarının karşılanmasıdır. Benden sonra oğlum İsmail Ata alakadar olacaktır. Onun vafatından sonra Ceylan Ata alakadar olacaktır. Şayet Ceylan Ata’nın erkek çocuğu olmazsa, akrabalarının birine görev verilecektir.” diye vasiyet ediyor. Rahmetli babam, 1974’te Hicaz’ giderken bana: “Oğlum gitmek var; dönememek var. Bana bir hal olursa vakıf işlerine sen bakacaksın.” dedi. Ben de: “Baba ben bu işten ne anlarım?” dedim. O da: “Deden Hasan Ata böyle münasip görmüş.” dedi. Dedemden babama, Mekke’de vefat eden babamdan da bana bu görev kaldı. Yarın bana, emr-i hak vâki olduğunda, büyük oğlum Bayram bu görevi üstlenecek.

   UNUTAMADIĞINIZ HATIRANIZ VAR MI?

   Bediüzzaman’la ilk tanışmamı unutamam. 13 yaşlarındaydım… Üstadın evi, bizim dükkanın karşısındaydı. Lakin cesaret edip yanına gidemiyordum. Talebelerinden olan Mustafa Sungur’a, üstadın elini öpmek istediğimi söyledim. Birlikte; üç oda, bir salonu olan eve girdik. Kalbim yerinden çıkacak gibi idi. Her tarafımdan ter boşanmıştı. Caddeye bakan odaya adımımı attığımda Üstatla göz göze geldik. İçeride talebeleri de vardı.Odanın köşesinde bulunan minderde oturuyordu. Bana gülümsedi. Hemen koşup elini öptüm. O günden sonra, ona karşı duyduğum sevgi daha da alevlendi.

   GENÇLİĞE BİR MESAJINIZ VAR MI?

   Herşeyden once kötü alışkanlıklardan uzak dursunlar. Ben kırk dört sene sigara içtim. On dört sene önce bıraktım. İçtiğime çok pişmanım. Ayrıca arkadaşlarını iyi seçsinler. Kötülüklerden kaçınsınlar. Allah yardımcıları olsun.